Atatürk ve Eğitim

Want create site? Find Free WordPress Themes and plugins.

Atatürk ve EğitimATATÜRK VE EĞİTİM

Devletlerin varlıklarını devam ettirebilmelerinin eğitime bağlı olduğunu görmüş olan Atatürk; büyük bir devlet adamı ve komutan olduğu kadar, eğitime de değer vermiş önemli bir eğitimcidir. Bu eğitimci ve lider öyle biridir ki; Kurtuluş Savaşı sürerken, bir yandan, cephede mücadele ederken, diğer yandan Ankara’da “Maarif Kongresi”ni toplayarak, kurmayı düşündüğü Cumhuriyet Türkiyesi’nin eğitim çalışmalarını başlatmıştır. Şahsında devlet liderliği ile eğitim liderliğini birleştirebilmiş nadir devlet adamlarından olan Atatürk, zaman içerisinde “Başöğretmen” görevini de üstlenerek çok anlamlı bir noktaya ulaşmıştır.

Zaten günümüz Türkiye’sini ve Türkiye Eğitim Sistemini iyi anlayabilmek için, Atatürk’ün önderliğinde gerçekleştirilmiş olan büyük devrimi, büyük değişimi iyi anlamak gerekir. Bu büyük devrim Türkiye Eğitim Sisteminin başta gelen etkileyicisidir.

Atatürk, Türkiye Eğitim tarihi içinde çok önemli bir yere sahiptir. Atatürk, yaşadığımız sorunların eğitimle bağlantılarını çok iyi kurmuş ve ifade etmiştir. Yeni devlet için yeni eğitim felsefesiyle hareket etmiştir. Millilik, akılcılık, hümanizm gibi çağdaş bir eğitimin ilkeleriyle hareket etmiştir.

Atatürk, ateşle, barutla, kanla kurduğu yeni devletin korunup, yaşatılması ve yüceltilmesini en temel dayanağı olarak “eğitimi” görmüştür. Eğitimde yenileşmeyi Atatürk, ulusal birliğin ve laik toplumun temeli olarak görmüş, modernleşmenin politik ve ekonomik gelişmenin eğitimde yenileşmeye dayalı olduğunu vurgulamıştır (Bucak; 1993:118,119).

Atatürk barışçıl, insancıl toplum yaşayışımızın gereksinimlerine uygun, çağın gerçekleriyle çelişmeyen, üretici, araştırıcı bir eğitim öngörmüştür. O, salt kuru kuru söze değil uygulamaya dayalı bir eğitim istemiştir (Gazalcı; 1996:15). Atatürk bu bağlamda, eğitim ve öğretim işine her şeyden fazla önem vermiştir. Atatürk tüm yaşamı boyunca ideal ve çağdaş bir eğitimin gerçekleşmesi için çalışmıştır. Kısacası Atatürk, eğitim konusunda o günün koşulları içinde ne yapılması gerekiyorsa yapmıştır.

Eğitim ve öğretim birliğini getirmiş, çağa ayak uyduramayan kurumları kapatmış, herkesin kolayca okuyup yazması için harf devrimini yapmıştır. Adeta tüm ülkeyi kapsayacak şekilde bir eğitim ve öğretim seferberliği ilan etmiştir. Bunun için halkevlerini kurarak, çok önem verdiği öğretmenlerle beraber hareket etmiştir.

Yeni kurulmuş olan devletin çağdaşlaşma yolunda ilerlemesi için atılan adımların, yapılan devrimin halk tarafından kabullenilmesinde, eğitim alanındaki reformlar büyük rol oynamıştır. Türkiye Milli Eğitiminin şekillenmesinde Atatürk’ün görüşleri belirleyici olmuştur. Ulu önder, eğitim çalışmalarının bizzat içinde olmuş, kara tahta başında Türkiye insanına bizzat okuma-yazma öğretmiştir.

Atatürk “Eğer Cumhurreisi olmasam, Maarif Vekilliğini almak isterdim.” sözüyle eğitime verdiği önemi net bir şekilde ifade etmiştir. Eğitim uygulamalarının bizzat içinde yer almak suretiyle, hem halka hem de eğitimcilere bizzat rehberlik etmiş olan Atatürk; eğitimle ilgili fikirlerini her fırsatta dile getirmiştir. Bunlar kimi zaman vekillere, kimi zaman da öğretmen ve öğrencilere, kimi zamanda halka yaptığı konuşmalar olmuştur.

Kurtuluş Savaşından sonra, askeri zaferlerin eğitim alanında kazanılacak zaferlere zemin hazırladığını söyleyen Atatürk; Kurtuluş Savaşı yıllarında eğitim ile ilgili reformları ve çalışmaları başlatarak, eğitimin de en az askeri alan kadar önemli olduğu göstermiştir.

Atatürk bu eğitim çalışmalarını, bir takım evrensel ilkelere dayandırarak yapmıştır. Bu ilkeler sırtını akla ve bilime dayamıştır: Cumhuriyet Dönemi, Türkiye Eğitim Sistemi çağdaş, milli, bilimsel, laik, uygulamalı ve karma bir anlayışla yapılandırılmıştır. Bu yapılanmadaki temel amaç; Cumhuriyetin istediği nesilleri yetiştirmek, çağdaş uygarlığı yakalamak ve Atatürk’ün millete gösterdiği hedeflere ulaşabilmektir. O dönem oluşturulmuş bu yapı ve ilkeler günümüzde dahi problemlerimize çözüm olabilmekte ve ışık tutabilmektedir.

Eğitim tarihimizde en köklü reformların yapıldığı Atatürk döneminde; eğitim, kalkınmanın ve uygarlık yolunda ilerlemenin en önemli paradigması olarak görüldüğünden, çok büyük bir ciddiyetle ele alınmıştır. Kurtuluş Savaşı yıllarından ölümüne kadar olan sürede Atatürk eğitim problemleriyle her zaman yakından ilgilenmiştir. Belirli bir plan ve program dâhilinde yapılan reformlarla, eğitimde ciddi değişiklikler yapılmıştır. Ülkedeki bütün okulların Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanmasından, yeni harflerin kabulüne, laik eğitime geçilmesinden kadına verilen önemin artmasıyla karma eğitime geçilmesine, bir sürü yeniliğe imza atılmıştır. Bütün bu çabaların sonunda, Ulu öndere “Başöğretmen” unvanı verilmiştir.

Atatürk’ün eğitimle ilgili görüşlerinin, geçmişte olduğu gibi, günümüze ve geleceğe ışık tutması da, onun yalnızca, kendi dönemiyle sınırlı bir lider olmadığının kanıtıdır. Atatürk bu bakış açısıyla, Cumhuriyet Dönemi Eğitim politikalarını, eski dönemlerden farklı olarak yepyeni bir bakış açısıyla şekillendirmiştir.

Cumhuriyet öncesi eğitim; milli, laik ve çağdaş değildir. Okullarda milli eğitim yapılmadığı gibi, birbirlerinden yapı ve anlayış olarak tamamen farklı kurumlar vasıtasıyla eğitim yapılıyordu. Cumhuriyet öncesi okul eğitimi şehirlerde bile yaygın değildi. Okur-yazar oranı çok azdı. Özetlediğimiz üzere eğitim seviyesi düşüktü ve birbirinden farklı ve üç ayrı dünya görüşüne sahip okullar, farklı insanlar yetiştiriyordu. Bu da vatandaşlar arasındaki kültür ve ülke birliğini yok ediyor, toplumdaki kültürel çelişkileri daha da arttırıyor, milli birlik ve bütünlüğü zedeliyordu.

Atatürk’ün eğitim ile ilgili görüşlerinin oluşmasında, geçmiş eğitim yaşantısının ve öğretmenlerinin büyük etkisi olmuştur.

Atatürk’ün ilk öğretmeni Şemsi Efendi’dir. Atatürk’ün düşüncelerinin ve duygularının gelişiminde, Türkiye Eğitim Tarihinde, ilkokullarda, pedogojik yöntem ve uygulamaları ilk deneyen öğretmenlerden biri olan Şemsi Efendi’nin payı büyüktür. Şemsi Efendi’nin öğrencileri, bir üst düzeydeki okul olan Rüştiye öğrencilerine göre daha iyi okuyup, yazmakta, daha iyi matematik, tarih ve coğrafya bilmekteydi.

Atatürk, eğitimi bir yandan devletin varlığını sürdürmesinin aracı olarak görürken, aynı zamanda sosyal ve kültürel kalkınmanın temel unsuru olarak da görmüştür. Eğitim ve ulusal kalkınma bir bütün olarak ele alındığından, kendine özgü ve modern bir eğitim politikası açığa çıkmıştır.

Atatürk’e göre, “Eğitimdir ki, bir milleti ya özgür, bağımsız, şanlı ve yüksek bir toplum halinde yaşatır ya da bir milleti köleliğe ve geri kalmışlığa terk eder.” Atatürk, Osmanlı eğitim sistemi ile yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin sonsuza kadar yaşatılamayacağını görmüş ve yepyeni ilkelere dayanan bir eğitim sisteminin kurulması zorunluluğuna inanmıştır.

Atatürk, Osmanlı eğitim sisteminin düzeltilmesinin imkansız olduğuna inandığı için yeni ve çağdaş ilkelere dayanan Türkiye Milli Eğitim Sistemini kurmuştur. Bu ilkeler yapılan inkılabın da temelleridir. Özüyle ulusal, demokratik ve laik bir eğitim sistemidir. Temel amaç; eğitim alanındaki ikiliğin yok edilmesi ve devletin eğitim işleriyle doğrudan doğruya ilgilenmesinin sağlanmasıdır. Ona göre eğitim, sadece bireyler yetiştirmenin bir aracı değil, aynı zamanda kalkınmayı hızlandıracak ve gerçekleştirecek verimli bir yatırımdır. Bilimin insan yaşamındaki etkin rolünü ve önemini hayatı boyunca her zaman vurgulamış olan Atatürk’e göre, başarıya ulaşmalı ve uygarlık yolunda yürünmelidir. Uygarlık yoluna değil de geçmişe bağlanmış olanların, uygarlık karşısında boğulmaya mahkum olacaklarını bildiğinden, Cumhuriyet Türkiyesini yepyeni ilkelere dayanan bir eğitim sistemine dayandırmıştır.

Atatürk tüm bu çalışmaları yaparken, batılılaşmayı Osmanlı’nın son döneminde olduğu gibi sadece Devletin kurtarılması için gerekli bir yol olarak görmemiş, aynı zamanda Türkiye insanının mutluluğunu sağlamak için gerekli bir yol olarak görmüştür.

Atatürk dönemi eğitim çalışmalarının genel olarak baktığımızda; eğitimin milli olması, eğitim öğretim birliğinin temel alınması, milli eğitim sisteminin bilime dayandırılması, laikliğin esas alınması, eğitimin yaygınlaştırılması, kadınların eğitimine eşit biçimde önem verilmesi, uygulamaya da önem verilmesi, öğretmenlik mesleğinin cazip hale getirilmesi, eğitimde düşünce ve hareket birliğinin sağlanması gibi ilkeler ön plana çıkar.

Yukarıdaki ilkeler uygulandığı için; ulusal eğitimin tüm alanlarında çok büyük ilerlemeler gözlenmiştir. Yani; “Tevhidi Tedrisat Kanunu” kabul edilerek eğitim öğretimde ikiliğe son verilmiş, Latin kökenli yeni alfabeye geçilerek Türkçenin yapısına uymayan Arap harfleri kaldırılmış, laik bir eğitim sistemine geçilmiş, tarih ve dil alanında yapılan çalışmalarla uluslaşma yolunda önemli bir atılım gerçekleştirilmiş, üniversite reformu yapılmış, açılan yeni kurumlarla ve verilen eğitimlerle, ülkede kültürel bütünlük ve ulusal kimlik bilincinin gelişmesi hızlandırılmıştır. Sonuç olarak; Türkiye Eğitim Sistemi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin varlığını sürdürebileceği bir yapıya kavuşturulmuştu.

Atatürk döneminin ana eğitim politikası, temelde şu üç amaca yönelmiştir:

  1. Milli kültür birliğinin sağlanması
  2. Vatandaşlık eğitiminin yaygınlaştırılması

3 Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu eğitilmiş insan gücünün yetiştirilmesidir.

Atatürk’ün eğitimle ilgili görüş ve uygulamalarını şu başlıklar altında ele alabiliriz.

 

ATATÜRK’ÜN EĞİTİM FELSEFESİ

Atatürk’ün döneminde ülkeler kendi eğitim felsefelerini oluştururken ait oldukları unsurları eğitim sisteminin içine koymuşlardır. Atatürk ise çağdaşı devlet adamlarından farklı bir politika uygulamıştır. O dönemki devletlerin çoğu eğitim politikalarını tek bir unsur üzerine şekillendirmiştir. Örneğin, totaliter devletler eğitim politikalarının merkezine sadece “din” faktörünü koyarken İtalya gibi faşist bir devlet eğitim politikasını kendi devlet yapısına göre şekillendirmiştir. Oysaki Atatürk, Türkiye Eğitimi Sisteminin temellerini atarken tüm unsurları göz önüne almış ve değerlendirmiştir. Atatürk, Eğitim Felsefesinin monist yani tekçi olmaması gerektiğini belirterek, Türkiye Eğitim Felsefesinin birden fazla unsuru kapsamasına özen göstermiştir. Bu bağlamda Atatürk Düşünce Sistemi katı bir doktrin değildir. Temelinde akıl, bilim ve fen vardır.

Atatürk, 27 Ekim 1922 günü yaptığı şu konuşmayla eğitimin temel görevinin devletin varlığını sürdürmek olduğunu vurgulamıştır. “Çocuklarımıza ve gençlerimize vereceğimiz öğrenimin sınırı ne olursa olsun onlara esaslı olarak şunları öğreteceğiz. 1. Milliyetine, 2. Türkiye Devleti’ne, 3. Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne düşman olanlarla mücadele gereği. Bireyleri bu mücadele gerekleri ve araçlarıyla donanmayan milletler için yaşama hakkı yoktur. Mücadele, mücadele gerekir.(Yücel; 1993:9)

Atatürkçü felsefe, Atatürk döneminin eğitim felsefesini de oluşturmuştur. Atatürkçü felsefenin “altı ilkesi”, Atatürk dönemindeki eğitim yeniliklerini yönlendirmiş ve gerçekleştirmiştir.

Atatürk katı bir doktrin tarafları olmaktan öte, bir aksiyon adamıdır. O, kendini hiçbir felsefi “izm”le sınırlamaz. Çünkü Atatürk’ün idealist yönü kadar, pragmatist tarafı da vardır. Bu yüzden, Atatürk’ü ve Atatürkçülüğü felsefi yönden, demokrasiye de uygun bir şekilde plüralist (çokçuluk) olarak tanımlayabiliriz.

Atatürk’ün geliştirmiş olduğu milli kalkınma stratejisine bakarak, onun akılcı ve milliyetçi bir düşünür, inkılapçı olduğunu da ifade edebiliriz. Onun eğitim felsefesi çağdaşlarından da farklıdır. Çünkü diğer ideolojilerin hepsi belirli unsurları alıp “mutlaklaştırmak”taydılar. Yani o dönemdeki ideolojiler devlet, ırk, din, sermaye, işçi sınıfı gibi unsurlardan sadece birisini alıp eğitim politikaların tek ana unsurları, belirleyicisi olarak almaktadırlar. Bu bağlamda pluralist değil, monist tekçidirler. Oysa Atatürk, eğitim felsefesinin temeline birden fazla unsuru yerleştirerek, çok yönlü bir düşünür olduğunu ortaya koymuştur.

Aslında kelimenin tam anlamıyla Atatürk’ün çağını aşmış ve geçmişteki tüm filozoflarla hesaplaşmış ve onlardan yararlanmış “eklektik bir filozof” olduğunu söyleyebiliriz. Diğer yanıyla o bir “Analitik Sentezcidir”. Çünkü Atatürk, dönemindeki eğitim politikalarını şekillendirilirken; Dünya Eğitim Felsefesi tarihindeki farklı farklı eğitim felsefelerinden yararlanmıştır. Sadece tek bir felsefi akıma bağlı kalmamış farklı farklı görüşlerden yararlanılarak, Türkiye’nin Eğitim Sorunlarını çözecek değişik analitik sentezlere gidilmiştir. Skolastizm, hümanizm, realizm, pragmatizm, idealizm ve pozitivizm gibi felsefelerden yararlanılmıştır.

Atatürk, İzmir İktisad Kongresinde şu konuşmayı yapmıştır: “Memleket evladını hayatta fiilen etkili ve faydalı verimli kılmak için gerekli bilgileri işe dayalı olarak vermeliyiz.” Bu konuşma; idealist ve naturalist felsefelere dayanan iş eğitimi akımının temel görüşü olan “insanı iş yapabilir hale getirme” görüşüyle örtüşmektedir.

Esascilik akımını temeli olan “Kültürel mirasın çocuklara ve genç nesillere kazandırılması” görüşü, Atatürk için çok önemlidir. Başka bir yönüyle bakıldığında Atatürk, aynı zamanda pragmatisttir de. Atatürk, pragmatizmin önemli temsilcilerinden olan John Dewey’i 1924 yılında Türkiye’ye davet edip, ondan eğitim sistemiz hakkında rapor istemiştir.

Atatürk Eğitime Önem Vermiştir

Atatürk, ülkenin içinde bulunduğu koşullarda, öncelikle eğitim alanında bir yapılanmaya giderek, eğitime çok büyük bir önem ve öncelik vermiştir. Öyle ki, Kurtuluş Savaşı’nın en buhranlı günlerinde bile milli eğitimin sorunlarıyla ilgilenmiştir. 15 Temmuz 1921’de I.Maarif Kongresini toplamıştır. Bu kongrede: “Asırlardır devlet bünyesinde süren derin idari ihmallerin meydana getirdiği yaraların tedavisinde sarf edilecek emeğin en büyüğünü, hiç kuşkusuz eğitim yolunda göstermemiz lazımdır.” demiştir (MEB, 1993:11-12). Atatürk, 1 Mart 1922’de TBMM’de yaptığı konuşmada da “Eğitim, hükümetin en verimli ve mühim görevidir.” demiştir.

Her alanda olduğu gibi, uygarlık Avrupa’sının kalkınmışlığını yakalayabilmek için eğitim alanında da, ülkeyi batı standartlarına ulaştırmayı hedeflemiş olan Atatürk, “Eğitimdir ki; bir milleti ya hür, bağımsız, şanlı, yüce bir sosyal toplum halinde yaşatır veya bir milleti esaret ve sefalete terk eder.” (Atatürkçülük; 1998:291) diyerek, eğitime verdiği önemi ortaya koymuştur.

Kurtuluş Savaşı’ndan sonra “Memleketi kurtardınız, şimdi ne yapmak istersiniz?” sorusuna: “Milli Eğitim Bakanı olarak milli irfanı yükseltmeye çalışmak en büyük emelimdir.” (MEB; 2001 b: 104) cevabını vermiş olan Atatürk, yeni devletin başkanı olmasından dolayı, Milli Eğitim Bakanı olamamış; ama milli eğitimle Cumhurbaşkanlığı yaptığı 15 yılda eğitimle ilgili 39 kanun çıkarttıracak kadar çok ilgilenmiştir.

Eğitim öğretim yoluyla, kişilikli, özgür, yaratıcı nesiller yetiştirmeyi hedeflemiş olan Atatürk; eğitim ve öğretimi milli, laik ve demokratik bir çerçeveye oturtmaya çalışmıştır. Eğitimi, yeni ve modern bir toplum oluşturup, kalkındımada ana bir paradigma olarak görecek kadar önemsemiştir.

Kurtuluş Savaşını sürdürürken bile öğretmenlerle beraber cehalete karşı savaşmış olan Atatürk; “Bir milleti irfan ordusuna malik olmadıkça savaş alanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin, o zaferler kalıcı sonuç vermez.” diyerek eğitime verdiği önemi göstermiştir.

Atatürk, gençlere emanet ettiği Cumhuriyetin muasır medeniyet, hedefine milli eğitimle ulaşılacağını inanmıştır.

Atatürk Öncesi Eğitim

Atatürk’ün eğitim sistemimize getirdiği yenilikleri anlayabilmek için Cumhuriyet Öncesi Eğitim Sisteminin geldiği noktayı iyi bilmek gerekir.

İlk bilimsel kuruluşuna, Orhan Bey döneminde İznik Medresesini açarak sahip olmuş olan Osmanlı, Fatih Sultan Mehmet döneminde de “Osmanlı Rönesansını” tasarlayarak, Avrupa’dan önce bilime ve bilim adamlarına büyük önem vermiştir. Yani Osmanlı Eğitim Kurumları XVI. yüzyıl ortalarına kadar toplumun ihtiyaçlarını karşılayabilecek noktadaydı. Bu dönemde medreseler, bilim ve kültür hayatına önemli katkılar yapıyorlardı. Ancak XVI. ve XVII. yüzyıldan itibaren sadece din adamı yetişmesine önem verilmiş ve bir süre sonra duraklama devri başlamıştır. Bu dönemde diğer kurumlarda olduğu gibi medreselerde de bozulmalar olmuştur. Avrupa’daki bilim teknik vb. alanlardaki gelişmeler takip edilmemiş, pozitif bilimlerden uzaklaşılmış, ezbercilik, rüşvet ve adam kayırma yaygınlaşmıştı. Tek bilim olarak şeriat kabul edilip, tıp, fizik, matematik gibi alanlar bile din öğretimi içinde ele alınmıştır.

Eğitim alanında XVIII. yüzyılın son çeyreğinden itibaren, yenilik hareketli adına özellikle askeri alanda çağın koşullarına uygun okullar kurulmuş, 1830’lu yıllarda Avrupa’ya ilk defa öğrenciler gönderilmiştir. Tanzimat döneminde medrese dışındaki örgün eğitimde ilk, orta ve yüksek şeklinde derecelendirmeye gidilmiş, mesleki ve teknik eğitimin temelleri atılmış, kızlar için orta dereceli okullar açılmıştır. Azınlık ve yabancı okulları da bu dönemde önemli bir gelişme kaydetmiştir.

Birinci Meşrutiyet Döneminden İkinci Meşrutiyetin ilanına kadar ki süreçte de (1878-1908) okulların yaygınlaştırılmasında ve genel eğitimde bir takım çalışmalar devam etmiştir.

1824 yılında ilköğretim zorunlu hale getirilmiştir. Ortaöğretim kurumlarının ilki olan Rüştüye Mektepleri, 1838’de açılmıştır. 1869’da yayınlanan Maarif Nizamnamesi ile eğitim sisteminin çekirdeği oluşturulmuştur.

İkinci Meşrutiyet Döneminde (1908-1918) ise yaşanan toplumsal, siyasal ve askeri çalkantılar içinde, eğitime ilgi artmış ve “devletin yıkılışını ancak eğitim kurtarır” sloganı hâkim olmuştur (Sakaloğlu; 003:125) Osmanlının son dönemlerinde diğer alanlarda olduğu gibi eğitim alanlarında da batıdan etkilenenler olmuştur. Bunun doğal sonucu olarak da eski sistem ile yeni sistemi bir arada götürmeye çalışmıştır. Yani bir yandan bilimsel eğitim ve öğretime yönelmiş kurumlar oluştururken, diğer yandan dini eğitim ve öğretim yapan kurumlar vardır. Bunun sonucunda da bu kurumlar birbirlerinden farklı olmakla kalmayıp, birbirlerine zıt insanlar yetiştirmeye başlamışlardır. Doğal olarak bu da çatışmaları tetiklemiş yani Osmanlının son dönemlerinde eğitim soruları çözülmek yerine iyice derinleşmiştir.

Diğer taraftan Osmanlı’daki azınlık okulları da eğitim konusunda istedikleri gibi hareket edebiliyorlardı.

Atatürk’ün Cumhuriyet Öncesi Eğitimle İlgili Gözem ve Tespitleri

Atatürk doğru bir eğitim sistemi oluşturabilmek için, mevcut eğitimin içinde bulunduğu durumu inceleyip, şu saptamalarda bulunmuştur. (Akyüz 1992:702)

  1. Toplumumuzda yaygın bir bilgisizlik vardır.
  2. Eğitim, öğretim yöntemimiz uygun değildir.
  3. Çocuklarımız üzerinde ailelerin baskısı vardır.
  4. İstikrarlı eğitim politikamız yoktur.
  5. Eğitimimiz milli değildir.
  6. Eğitimimizin şu anki amacı; kendi hayatını bilmeyen, her konuda yüzeysel bilgi sahibi tüketici insan yetiştirmektedir.

Eğitim Bilimsel Olmalıdır

Atatürk eğitimin bilimsel olması gerektiğini düşünüyordu. 22 Eylül 1924’de Samsun’da öğretmenlere şu konuşmayı yapmıştır:

“Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, delalettir.” (Atatürkçülük; 1988:283).

Aynı Atatürk, “Ben manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir doğma, hiçbir donmuş ve kalıplaşış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır.” demiştir. İşte böyle söyleyen Atatürk’ün, eğitim paradigması da bu yönde, yani bilimsel olmuştur.

Türkiye’nin çağdaş bir ülke haline gelmesini isteyen Atatürk; kendi döneminde yapılan tüm inkılap ve düzenlemelerde bilimsellik ilkesine uyduğu gibi, eğitim alanında da, aklı ve bilimi rehber alarak, bilimsellik ilkesine uymuştur. Onun zamanında yapılan tüm çalışmalarda önce mutlaka bilimsel bir ön çalışma yapılmış, uzman görüşler alınmış, ardından değişiklikler yapılmıştır.

Cumhuriyetin kuruluşunun onuncu yılında: “Türk Milletinin yürümekte olduğu ilerleme ve medeniyet yolunda elinde ve kafasında tuttuğu meşale müspet ilimdir” demiştir.

27 Ekim 1922’de Bursa’da öğretmenlere şöyle seslenmiştir:

Milletimizin siyasi ve içtimai hayatında, milletimizin fikri terbiyesinde de rehberimiz ilim ve fen olacaktır. Okul sayesinde okulun vereceği ilim ve fen yardımıyladır ki, Türk Milleti, Türk Sanatı, Türk şiir ve edebiyatı, Türk İktisiyatı bütün güzellikleriyle gelişir…. Gözlerimizi kapayıp yalnız yaşadığımızı farz edemeyiz. Memleketimizi bir çember içine alıp dünya ile alakasız yaşayamayız. Bilakis ileri, medeni bir millet olarak medeniyet sahasının üzerinde yaşayacağız. Bu hayat ancak ilim ve fen ile olur. İlim ve fen nerde ise oradan alacağız ve her millet ferdinin kafasına koyacağız. İlim ve fen için kayıt ve şart yoktur.” (Atatürk’ün S.D.II, 1997:47-48 Sayılı; 1988:954).

Eğitim Laik Olmalıdır

Eğitimin laik olmasıyla ilgili en önemli çalışma Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun çıkarılmış olmasıdır.

Dönemin Maarif Vekili Mustafa Necati’nin yayımladığı genelgelerde Milli Eğitim Programının amaç maddesi şu şekildedir.

“Türkiye’de herkesin milli ve dünyevi, modern ve demokratik bir terbiye alması esastır. Eğitimin milli olmasından maksat gençleri yaşayan bütün kurumları düşünce ve idealleriyle milli topluma uydurmaktır…. Dünyevi kelimesinden hedeflenen anlam, eğitimin laik olması, düşünceyi daraltan ve vicdan özgürlüğünü kıran her türlü etkiden uzak bulunmaktır. Modern deyimiyle eğitimin, yöntemler ve teknikler bakımından en yeni bilimsel kurallara göre sürdürülmesi demokratiklik ile de eğitim ve öğretimin bütün olanaklarından kadın-erkek tüm ulus bireylerinin eşit derecede yararlanması, serveti, toplumdaki yeri ne olursa olsun, her gencin yeteneği ve zekası derecesinde öğretim görebilmesine hiçbir engelin konmaması düşünülmüştür….” (Sakaloğlu; 2003:180).

Eğitimde Fırsat Eşitliği Sağlanmalıdır

Atatürk, toplumun tüm kesimlerinin eğitim hizmetlerinden eşit şekilde yararlanması gerektiğini düşünmüştür. Okuma-yazmayı öğrenme ve eğitim görme, sadece bir zümrenin hakkı olmamalıdır. Ülkenin her yerinde kadın erkek demeden, herkes eğitimden payını almalıdır. Özellikle kız çocukları okula gönderilmelidir. Yükseköğretimde, toplumun tüm bireylerini kapsamalıdır. Bunun içinde ülkenin yer yerinde üniversiteler kurulmalıdır.

“Çok işler yapılmıştır, ama bugün yapmaya mecbur olduğumuz son değil, lakin çok lüzumlu bir iş daha vardır. Yeni Türk harfleri çok çabuk öğretilmelidir. Her vatandaşa, kadına, erkeğe, hamala, sandalcıya öğretiniz. Bunu vatanperverlik, milletperverlik vazifesi biliniz. Bu vazifeyi yaparken düşününüz ki, bir milletin, bir heyet-i içtimaiyenin yüzde onu, yirmisi okuma-yazma bilir; yüzde seksen, doksan bilmez; bu ayıptır. Bundan insan olanların utanması lazımdır.” (Atatürk’ün S.D.II; 1997: 274).

Atatürk’e göre kadınlar da erkekler gibi eğitimden eşit bir şekilde yararlanabilmelidir, yani eğitimde fırsat eşitliği sağlanmalıdır. Atatürk, kadının analık vazifesinin önemli olduğunu düşünür. Ana kucağı ilk terbiye verilen yerdir. Bu sebeple de kadının eğitimi önemlidir. Aynı kadın sosyal hayatta da erkeklerle beraber yürümelidir.

“Esas itibarıyla iki mevcudiyet arasında söz konusu olan bu eşitlik; toplumun bütünü içinde söz konusudur. Bu sebeple, kadınlarımız erkeklerimizle ilimde, fende faaliyette eşit olacaktır yani olgunluk derecesine ulaşacaklardır…. Kadın ve erkeğin aynı suretle eğitim ve öğretim görmesi açıktır. Bu sebeple yani Türkiye Devleti ve TBMM Hükümeti, bundan sonra takip edeceği eğitim programlarında, bilhassa bu noktayı çok büyük ehemmiyetle dikkate alacaktır. Kadınlarımızda tabii ki, erkekler gibi aynı tahsil derecelerinden geçecek, kendisi için ve kadınlığı için toplumun kendisinden isteyeceği vazifeleri yapmaya güçleri yetecektir.”

Eğitim Karma Olmalıdır

Atatürk’e göre, gelecek nesillerin yetişmesinde kadınların rolü ortada iken, uygarlık yolunda da bu durum göz ardı edilmemelidir. Ona göre eğitim, üreten, toplumun gelişmesine katkıda bulunan nesiller yetiştirirken cinsiyet ayrımına gitmemeli, kızlar eğitim hakkından yoksun bırakmamalıdır. Eğitimde cinsiyet ayrımı olmamalıdır.

“Türk kadını daha yüksek nesiller yetiştirmeye kabiliyetlidir.” diyen Atatürk; bizzat açtığı Maarif Kongresi’ndeki hitaplarında kadınlara “Muallim ve Muallimler”, “Hanımlar, Efendiler” diyerek öncelik tanımıştır.

Atatürk’e göre, çocukların ilk eğiticisi olmalarından ötürü kızların eğitimleri ve öğretim görmeleri önemlidir.

Atatürk’e göre, kadınlarına yeterli eğitimi veremeyen bir toplum ilerleyemezdi. Eğimin, kadın ve erkek öğretmenlerin işbirliğiyle kalkınabileceğini düşünen Atatürk, kadınların erkeklerle aynı öğrenim derecelerinden geçmeleri gerektiğini belirtmiştir.

“Bugünün gereklerinden biride, kadınlarımızın her hususta yükselmelerini temindir. Bu sebeple kadınlarımızda okumuş ve bilgi sahibi olacaktır ve erkeklerin geçtiği bütün tahsil derecelerinden geçeceklerdir. Sonra sosyal hayatta erkeklerle beraber yürüyecek birbirinin yardımcısı ve koruyucu olacaklardır. Düşmanlarımız bizi dinin tesiri altında kalmış olmakla itham ediyor, duraklama ve çökmemizi buna bağlıyorlar; bu hatadır. Bizim dinimiz hiçbir vakit kadınların erkeklerden geri kalmasını talep etmemiştir. Allah’ın emrettiği şey, erkek ve kadın beraber olarak bilim ve bilgiyi kazanmasıdır. Kadın ve erkek bu bilim ve bilgiyi aramak ve nerede bulursa bulsun oraya gitmek ve onunla donanmak mecburiyetindedir. İslam ve Türk tarihi tetkik edilirse görülür ki; bugün kendimizi bin türlü kayıtlarla bağlı zannettiğimiz şey yoktur. Türk Sosyal hayatında kadınlar bilim ve bilgi yönünden ve diğer hususlarda erkeklerde asla geri kalmamışlardır; belki daha ileri gitmişlerdir (Atatürk’ün S.D.II; 1997:89-90).

Atatürk’ün, eğitim ve öğretimsel süreçte haklı bir öngörüsü olarak kabul edilen bu yaklaşım doğrultusunda 1924 yılında ilkokul eğitiminin karma olacağı kararını alan hükümet; 1927-1928 öğretim yılından itibaren ortaokulları karmalaştırmıştır. Liselerde ise karma eğitime 1934-1835 yılında geçilmiştir.

İrfan Ordusu Öğretmenler

Atatürk, öğretmenleri kültür ordusunun mimari olarak görmüştür. “Memleketimizi, toplumumuzu gerçek hedef mutluluğa eriştirmek için iki orduya ihtiyaç vardır: Biri, vatanın hayatını kurtaran asker ordusu, diğeri milletin istikbalini yoğuran kültür ordusu. Bu iki ordunun her ikisi de kıymetlidir, yücedir”

Atatürk, 15.07.1921 tarihinde Ankara’da Maarif Kongresi’ni açarken öğretmenlere şöyle seslenmiştir:

“Bir millet irfan ordusuna malik olmadıkça, muharebe meydanlarından ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin o zaferlerin payidar (sürekli, kalıcı) neticeler vermesi ancak irfan ordusuyla kaimdir (sağlanabilir)…. İrfan ordusunun kıymeti de siz öğretmenlerin kıymetinizle ölçülecektir.” (Akyüz; 1994:354)

Atatürk, 27 Ekim 1922’de öğretmenlere yaptığı şu konuşmayla, öğretmenlere olan güvenini ve verdiği önemi ifade etmiştir.

“….. Ordularımızın kazandığı zafer, sizin ve sizin ordularımızın (Milli Eğitim Ordusu) zaferi için yalnız bir ortam hazırladı. Gerçek zaferi siz kazanacak ve sürdüreceksiniz ve kesinlikle başarılı olacaksınız. Ben ve sarsılmaz imanla bütün arkadaşlarım sizi izleyeceğiz ve sizin karşılaştığınız engelleri kıracağız. (A.S.D; 1989:46)

Atatürk eğitime önem vermiş bir lider olarak, irfan ordusu diye nitelendirdiği öğretmenlerle farklı vesilelerle bir araya gelmiş, onlara hitap etmiş, okullara sık sık ziyaretler düzenlemiş ve onlarla bizzat ilgilenmiştir.

“Öğretmenler! Yeni nesil sizin eseriniz olacaktır” diyen Atatürk 1924 yılında yaptığı konuşmalarda öğretmenlere şöyle seslenmiştir:

“Öğretmenler! Yeni nesli, Cumhuriyet’in fedakar öğretmen ve eğitimcileri, sizler yetiştireceksiniz. Ve yeni nesil sizin eseriniz olacaktır. Eserin kıymeti, sizin maharetiniz ve fedakarlığınız derecesiyle orantılı bulunacaktır. Cumhuriyet fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek karakterli koruyucular ister! Yeni nesli, bu özellik ve kabiliyette yetiştirmek sizin elinizdedir.”

“Yeni nesil en büyük Cumhuriyetçilik dersini bugünkü öğretmenler topluluğundan ve onların yetiştirecekleri öğretmenlerden alacaklardır!” (Çiftçioğlu; 2007:20)

Öğretmenler! Yeni nesil sizin eseriniz olacaktır, diyen Atatürk, öğretmenlere önem verdiği kadar saygı da duymaktadır. Bir köy okulunu ziyaretinde, ders vermekte olan bir öğretmenin sınıfına dersi dinlemek için girdiği zaman, öğretmenin yerini Atatürk’e vermek istemesi üzerine “Hayır yerinize oturunuz ve dersinize devam ediniz!” Eğer izin verirseniz, biz de sizde istifade etmek isteriz. Sınıfa girdiği zaman Cumhurbaşkanı bile öğretmenden sonra gelir.” (Çiftçioğlu; 2007:20) demiştir.

27 Ekim 1922’de Bursa’da öğretmenlere hitap ederken, onların karşısında duyduğu heyecanı şöyle ifade etmiştir:

“Bu dakika karşınızda duyduğum en samimi hissi, izninizle söyleyeyim. İsterdim ki çocuk olayım ve sizin bilgi saçan öğretim alanınızda bulunayım, sizden feyiz alayım, siz beni yetiştiresiniz. O zaman milletim için daha yararlı olurdum; fakat maalesef yerine getirilmesi imkansız bir arzu karşısında bulunuyoruz. Bu arzunun yerine başka bir istekte bulunacağım. Bugünün evlatlarını yetiştiriniz! Onları memlekete, millete yararlı uzuvlar yapınız! Bunu sizden istiyor ve rica ediyorum.”

Başöğretmen Atatürk daha o yıllarda öğretmenlik mesleğin daha iyi koşullara kavuşturulması gerektiğini ifade etmiştir:

“Mekteplerde öğretim vazifesinin güvenilir ellere teslimi, memleket evladının o vazifeyi kendine hem bir meslek, hem bir ülkü sayacak, üstün ve saygıdeğer öğretmenler tarafından yetiştirilmesini temin için öğretmenlik, diğer serbest ve yüksek meslekler gibi, aşama aşama ilerlemeye ve herhalde refah teminine müsait bir meslek haline konulmalıdır. Dünyanın her tarafından öğretmenler toplumun en fedakâr ve saygı değer unsurlarıdır.” (Atatürk’ün S.D.I; 1997:317)

Cumhuriyet dönemi yeni eğitim sistemi, şüphesiz öğretmenler vasıtasıyla toplumla bütünleşecek ve de yaygınlaşacaktır. Cumhuriyetin öğretmenleri milli, demokrat, cumhuriyetçi, laik nesiller yetiştirmekle sorumluydular. Cumhuriyet onlar aracılığıyla kökleşecek ve de büyüyecektir.

Cumhuriyetin ilk yıllarında; ilköğretimde öğretmen sayısı 1217’si kadın, 9021 erkek olmak üzere toplam 10.238’di. Ortaöğretimde ise 796’sı ortaokul, 513 lise öğretmeni ve orta dereceli meslek ve teknik okullarda 583 öğretmen vardır.

13 Mart 1924 tarihli ve 439 sayılı Orta Tedrisat Muallimlerin Kanunun birinci maddesiyle öğretmenlik mesleğinin tanımı şu şekilde yapılmıştır:

“Muallimlik devletin umumi hizmetlerinden talim ve terbiye vazifesini üzerine alan müstakil sınıf ve derecelere ayrılan bir meslektir.”

22 Mart 1926 tarihli ve 789 sayılı Maarif Teşkilatına Dair Kanunun on ikinci maddesinde ise “maarif hizmetinde asıl olan muallimliktir” denilmektedir (Bozkurt;2007: 78).

Eğitim Öğretimde Birlik Olmalıdır

3 Mart 1924’te kabul edilen Tevhid-i Tedrisat yasası ile eğitim sistemi demokratikleştirilmiştir. Bu yasa ile ülke sınırları içindeki tüm eğitim kurumları Milli Eğitim Bakanlığı’na devredilip bağlanmıştır.

Bu yasa öncesinde, okullarda üç ayrı şekilde yapılanmıştır: Birincisi ve en yaygın olanı Kur’an öğretimine, Arapçaya ve ezberciliğe dayalı okullar (mahalle mektepleri ve medreseler) ikincisi yenilikçi Tanzimat okulları (idadiler ve sultaniler) üçüncüsü de yabancı dilde öğretim yapan okullar (kolejler ve azınlık okulları). Bu üç okulda üç ayrı görüşün, yaşam biçiminin hatta çağın insanları yetiştiriliyordu. Bu yasayla bu üç kanal birleştirilmiştir. Mahalle mektepleri ve medreseler kapatılmış, Tanzimat okulları geliştirilmiş, yabancı dilde eğitim yapan okullar ise bakanlığın denetim ve gözetimine alınmıştır.

Bu yasayla eğitim sistemi demokratikleştirildiği gibi, eğitim alanında laiklik eyleme dönüştürülmüştür.

Atatürkçü eğitim, milli birlik ve beraberliği sağlayacak eğitimdir. Atatürk’e göre iki parça halinde yaşayan milletler zayıftır.

Atatürk Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun yürürlüğe girmesinden sonra, yaptığı yurt gezilerinde, eğitim öğretimdeki birliğin, milli bütünlüğü sağlamadaki önemini milletimize aşağıdaki gibi ifade etmiştir.

“Büyük millet, dünya medeniyet ailesinde saygın yer sahibi olmaya layık Türk Milleti, evlatlarına vereceği eğitimi okul ve medrese adında birbirinden büsbütün başka iki cins kuruma bölmeye bugünkü günde katlanabilir miydi? Eğitim ve öğretimde birlik olmadıkça, aynı fikirde aynı zihniyette, fertlerden oluşmuş bir millet yapmaya imkân aramak boş şeylerle uğraşmak olmaz mıydı?” (Kocatürk, 1999:121)

Tevhid-i Tedrisat kanunu ile tüm eğitim kurumları MEB’e bağlanmış ve eğitimle ilgili tüm ilke ve kararlar artık tek bir merkezden alınmıştır.

Tevhid-i Tedrisat kanunuyla; eğitimde birlik, millilik, çağdaşlık ve laiklik sağlanmıştır. Cumhuriyet laik esaslara göre düzenlenmiş, geçmişe dair kurumlardan buna aykırı olanlar çıkarılmıştır. Bu kanun, eğitim sisteminin, milli ve çağdaş temeller üzerine oturan siyasete uygun olarak yeniden düzenlenmesi anlamına gelir.

Tevhid-i Tedrisat kanunu gereği, medreseler kapatılmıştır. Kanun, Cumhuriyet Türkiye’sinin eğitim sistemini “tek okul” anlayışında kavramlaştırırken, vurgu öncelikle ulus olma bilinci ve gereği olarak tanımlanmaktadır ve aynı zihniyette insanlardan oluşan bir “ulus yaratma” çabasını yansıtmaktadır. Mustafa Kemal’in kanunun kabul edilmesinden sonraki sözleri de bu yöndedir (Bozkurt; 2007: 60).

“Cihan aile-i medeniyesinde mevkii ihtiram sahibi olmak isteyen Türk Milleti, evlatlarına vereceği terbiyeyi mektep ve medrese namında birbirinden büsbütün başka iki nevi müesseseye teslim etmeğe hala katlanabilir miydi? Terbiye ve tedrisatını tevhit etmedikçe aynı fikirde, aynı zihniyete fertlerden mürekkep bir millet yapmağa imkân aramak abesle iştigal olmaz mıydı?”

Tevhid-i Tedrisat’la beraber medreseleri kapatıp, okullarda laik eğitimi hassasiyetle uygulamaya çalışan Bakanlık, azınlık ve yabancı okullar konusu içinde aynı hassasiyeti göstermiştir.

Genelgelerle azınlık ve yabancı okulların Türkiye’deki eğitim sistemine uymaları istenmişti.

Eğitim Milli Olmalıdır

“Türk milletine gideceği yolu gösterirken, dünyanın her türlü biliminden, buluşlarından, ilerlemelerinden yararlanacaktır; ancak temel kendi içimizden çıkarılmalıdır.” diyen Atatürk, her anlamıyla milli özelliklere sahip bir eğitim üzerinde durmuştur. Ona göre “Müstakil ve mesut kalmak isteyen her milletin eğitimi milli olmalıdır.” (AS-D; 181)

Atatürk’ün, millilik anlayışı, çağdaş dünyaya ve bilime açık olan; ilim, fen ve sanata sırtını dayayıp, yeniklere de açık olan bir milli eğitimdir.

Eğitimin her türlü yabancı düşünce ve etkilerden uzak, milli benliğimize uygun bir yapıya kavuşturulmasını istemiştir.

Atatürk “Bizim eğitim sistemimiz eskisinden farklı olacaktır. Milli ocaktır. Milli dehamız, ancak milli kültürümüz aracılığıyla geliştirebilir.” (Kaya; 1989:18) diyerek eğitimin milli olmasıyla ilgili fikirlerini açıkça ortaya koymuştur.

22 Eylül 1924’de Samsun’da İstiklal Ticaret Mektebinde öğretmenlere şöyle seslenmiştir.

“Ben burada yalnız yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin, yeni nesle vereceği eğitimin, Milli Eğitim olduğunu kesinlikle ifade ettikten sonra, diğerleri üzerinde durmayacağım. Yalnız işaret etmek istediğim manayı kısa bir misal ile izah edeceğim: Efendiler! Yeryüzünde üç yüz milyonu aşkın Müslüman vardır. Bunlar ana, baba, hoca eğitimiyle eğitim ve terbiye almaktadırlar. Ancak üzülerek söylüyorum gerçek hadise şudur ki; bütün bu milyonlarca insan kütleleri şunun veya bunun esaret ve hoşgörü inciri altındadır. Aldıkları manevi eğitim ve ahlak onlara bu esaret zincirlerini kırabilecek insanlık meziyetini verememiştir, veremiyor. Çünkü eğitimlerinin hedefi milli değildir.” (Atatürk’ün S.D.II.1997:206)

Üniversite Reformu

Atatürk döneminde, yüksek öğretim de yeniden yapılandırılmıştır. Çağdaşlaşma yolunda, üniversitelerin itici güç olduğunu düşünüyordu Atatürk. Üniversiteler, modernleşme hareketi olan devrimin, kültürel ve iktisadi temellerinin oluşturulmasında rol alacak ve toplumla inkılâbı tanıştıracaktı.

Üniversite reformunda ilk adım olarak Osmanlı’dan devralınan Darülfünun kapatılmış ve 1933 yılında İstanbul Üniversitesi açılmıştır. Bu bağlamda Ankara’da 1925’te Hukuk Mektebi, 1933’te Yüksek Ziraat Enstitüsü, 1935 yılında da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi kurulmuştur. Aynı yıl İstanbul’daki Mülkiye Mektebi, Ankara’ya taşınarak, Siyasal Bilgiler Okulu adı verilmiştir. (Ergün;1997:182-184)

1 Mart 1924’de TBMM’de yaptığı konuşmada üniversitelerle ilgili şunları söylemiştir.

“Milletçe benimsenen eğitim ve öğretimde birlik ilkesinin bir an bile geçirmeden uygulanmasını gerekli buluyoruz. Bu yolda gecikmenin zararları ve bu alanda büyük bir istekle hemen işe başlamanın olumlu ve derin sonuçları, kararlarınızı çabuklaştırmalıdır. Üniversitenin varlığına, gelişimine ve yüksek bir üniversitenin, milletin genel eğitiminde ve uygarlık alanındaki ilerlemesinde yaptığı kesin etkilere özellikle dikkatinizi çekerim. Türkiye’nin Milli Eğitim siyasetini, her basamağında tam bir açıklıkla ve hiçbir duraksamaya yer vermeyen bir aydınlıkla belirtmek ve uygulamak gerekir.” (Atatürk’ün Sd.I; 1997:347)

Atatürk, 1 Kasım 1937’de TBMM’de yaptığı konuşmada da üniversitelerin ortak hedeflerini ve nerelere üniversite kurulacağını şu şekilde ifade etmiştir:

“Okuyup yazma bilmeyen tek vatandaş bırakmamak, memleketin büyük kalkınma savaşının ve yeni çatısının istediği teknik elemanları yetiştirmek, memleket davalarının ideolojisini anlayacak ve anlatacak, nesilden nesile yaşatacak fert ve kurumları yaratmak. İşte bu önemli umdeleri en kısa zamanda temin etmek Kültür Bakanlığı’nın üzerine aldığı büyük ve ağır mesuliyetlerdir. İşaret ettiğim umdeleri Türk gençliğinin dimağında ve Türk Milleti’nin şuurunda daima canlı bir halde tutmak, üniversitelerimize ve yüksek okullarımıza düşen başlıca vazifedir.”

Atatürk, Türkiye’yi üç kültür bölgesine ayırmıştır. Batı bölgesi için İstanbul’da, merkez için Ankara’da ve doğu bölgesi içinde Van’da bir üniversite kurumasını düşünmüştür.

Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip, 31 Temmuz 1933’te Anadolu Ajansı’na verdiği demeçte Darülfünun’un kaldırılmasının nedenini şöyle açıklamaktadır:

“ Memlekette siyasi, içtimai büyük inkılâplar oldu. Darülfünun bunlara karşı bitaraf müşahit kaldı. İktisadi sahada esaslı hareketler oldu. Darülfünun bunlardan habersiz göründü. Hukukta radikal değişiklikler oldu. Darülfünun yalnız yeni kanunları tedrisat programına almakla iktifa etti. Harf inkılâbı oldu. Öz dil hareketi başladı. Darülfünun hiç tınmadı. Yeni bir tarih telakkisi, milli bir hareket halinde bütün ülkeyi sardı. Darülfünun da bunu bir alaka uyandırabilmek için üç yıl kadar beklemek ve uğraşmak lazım geldi. İstanbul Darülfünun artık durmuştu. Kendisine kapanmıştı. Vustai bir tecerrüt içinde harici âlemden elini ayağını çekmişti.

Türk camiasının hayat seyri içinde bu kadar tecerrüt halinde kalabilen İstanbul Darülfünun dünyanın başka yerlerindeki ilim hareketlerine karşı da bittabi, yakınlık ve alaka gösteremezdi. Ve bunlardan da uzak kaldı. İstanbul Darülfünun’u ilmi taharri ve tetkikler için bir faaliyet sahası olmadı. Şahsi mesaisi için fırsat ve imkânlar veren bir çalışma muhiti haline giremedi. Tedrisatın tarz ve usulünü münasip garp müesseselerindeki tarz ve usullere uygun hale getiremedi. Türkiye gibi radikal bir inkılâp memleketinde vatanın müstakbel zimandarlarının terbiyesi; hayattan bu kadar uzak kalan, inkılabın seyrinden bu kadar geride duran bir müesseseye artık daha uzun müddet tevdi edilemezdi.” (M.E.S.D; 1946: 142-143)

Cumhuriyet’in Osmanlı’dan devraldığı tek üniversite olan Darülfünun, bakanın açıkladığı gibi beklenenleri verememişti. Amaç, çağdaş ve devrimci bir üniversite yaratmaktı. Darülfünun kapatılıp, İstanbul Üniversitesi’nin açılmasıyla üniversitenin devrimle ilişkisi sağlanmıştır. Eski zihniyet yıkılıp, yerine köklü bir değişiklikle yeni ve yaratıcı bir yapı oluşturulmaya çalışılmıştır.

Nasıl Bir Nesil Yetiştirilmelidir?

Atatürk, Türkiye’nin bağımsızlığını koruyacak Cumhuriyet’i koruyup yükseltecek bir neslin yetiştirilmesini gerektiğini düşünür. Bu konudaki fikirlerini de; 1921 Maarif Kongresi, 1922 TBMM üçüncü toplantı yılının açılışı, 1924 Muallimler Birliği Kongresi, Nutukta ve 1933 yılındaki konuşmalarında şu şekilde ifade etmiştir:

“Çocuklarımız ve gençlerimiz yetiştirilirken onlara bilhassa varlığı ile hakkı ile birliği ile çelişen bütün yabancı unsurlarla mücadele lüzumu ve milli düşünceleri tam bir imanla her mukabil fikre karşı şiddetle fedakârane savunma zorunluluğu aşılanmalıdır. Yeni neslin bütün ruhsal kuvvetlerine bu özellik ve kabiliyetin zerki mühimdir. Yeni kuşağın taşıyacağı manevi özellikler yanında, kuvvetli bir fazilet aşkı ve kuvvetli bir intizam ve inzibat fikrinde de bahsetmek zaruretindeyim.”

“Cumhuriyet fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli, yüksek karakter ve kişilik sahibi koruyucular ister.”

“Memleket evladı, her öğrenim basamağında, iktisadi hayatta, etkili ve başarılı olacak şekilde donatılmalıdır. Milli ahlakımız uygarlık ilkeleriyle, hür fikirlerle geliştirilmeli ve güçlendirilmelidir. Öğretmeler sizin başarınız Cumhuriyet’in başarısı olacaktır.”

“Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister.”

Gençliğe inancını ve güvenini de, Nutuk da şu şekilde ifade etmiştir. “Ey Türk gençliği! Birinci vazifen Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyet’ini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegane temeli budur….”

1933 yılında yaptığı konuşmasında çalışkan, duyarlı ve milliyetçi bir gençlik yetişmesi gerektiğini, ifade etmiştir.

“Çocuklarımıza ve gençlerimize vereceğimiz öğrenimin sınırı ne olursa olsun, onlara esaslı olarak şunları öğreteceğiz. 1. Milletine 2. Türkiye Devleti’ne 3. Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne düşman olanlarla mücadele lüzumu. Fertleri bu mücadele gerekleri ve vasıtalarıyla donanmayan milletler için yaşama hakkı yoktur. Mücadele, mücadele lazımdır.” (Çiftçioğlu; 2007:18)

Bilgisizlikle Mücadele Edilmelidir

Atatürk’e göre; bilgisizlik ve cehalet milletimize ciddi zararlar vermiştir.

“Milleti yüzyıllarca başkalarının hırs ve faydalanma aracı kılan ve büyük düşman bilgisizliktir. Milleti yüzyıllarca kendi benliğine sahip yapmayan, milleti yüzyıllarca kendi hakkında ihtiyatsız bulunduran hep bu bilgisizliktir. (Akyüz; 2001:304-305,311)

Atatürk, bu bilgisizlik ve cehaletle mücadele edilmesi gerektiğini savunmuştur. Bu amaçla da herkese okuma-yazma öğretmek için seferberlik başlatmıştır.

Ayrıca, Atatürk cehaletle ve cahillikle, sadece okula gitmemiş olanları kastetmemiştir. Ona göre okumuş olanlarda da çok büyük cahiller çıkabileceği gibi, hiç okuma bilmeyenlerden de hakiki alimler çıkabilir. Bilgisizliği ve cehaleti yok etmek içinde, önce bilgisizlik ortadan kaldırılmalıdır. Bu da ilim ve fenle mümkündür. İlim ve fen nerede ise alınmalı ve her millet ferdinin kafasına konmalıdır, der.

Atatürk, bu bilgisizliği yenme seferberliği bağlamında; yeni alfabeyi kabul ederek, okuma yazma seferberliği başlatmış, yurt genelinde Millet Mektepleri açmıştır.

Eğitim Uygulamalı Olmalıdır

Atatürk, uygulamalı eğitim, eğitim sistemimin temeli olarak görmüştür. O, eğitimin ekonomi ve kalkınma içinde öneminin farkında olduğundan, eğitimin uygulamalı ve üretime dönük olması gerektiğini düşünmüştür.

Atatürk, Mahalle Mekteplerinde ve Medreselerde çok yaygın olan ezberci eğitimin bireye ve topluma hiçbir yararı olmadığı kanısındaydı. Bu sebeple, 1 Mart 1923 tarihinde TBMM’de yaptığı konuşmada “Eğitim ve öğretimde uygulanacak yöntem, bilgiyi insan için bir süs, tahakküm aracı veya medeni bir zevkten ziyade, yaşamda başarılı olmayı sağlayan pratik ve kullanışlı bir araç haline getirmektir. Bir yandan yaygın olan cehaleti ortadan kaldırırken, öte yandan toplum hayatında yapıcı, etkili ve verimli insanlar yetiştirmek gerekir. Bu da ilk ve orta öğretimin, uygulamalı öğrenme ilkesine dayanması ile gerçekleştirilebilir.” (Adem; 23000:27) demiştir.

“Çocuklarınıza öyle bir eğitim, öğretim, ilim ve irfan vermeliyiz ki, ticaret, tarım, sanat alanlarında yararlı, etkin, faal uygulayıcı olsunlar. İlk ve ortaöğretim bu esasa göre düzenlenmelidir.” (Çiftçioğlu; 2007:13)

1 Mart 1922’de TBMM’nin açılış konuşmasında eğitim ve öğretimin pratik ve uygulamalı olması gerektiğini ifade etmiştir.

“Bir taraftan bilgisizliği ortadan kaldırmaya, bir taraftan da memleket evladını sosyal ve ekonomik hayatta fiilen etkili ve verimli kılabilmek için gerekli olan ilkel malumatı pratik bir tarzda vermek eğitim ve öğretim usulümüzün esasını teşkil etmelidir. Ortaöğretimde de eğitim ve öğretim usulünün pratik ve uygulamalı olmalı esasına uymak şarttır.” (Atatürk’ün S.D.I; 1997:245)

Did you find apk for android? You can find new Free Android Games and apps.